23 Mayıs 2015 Cumartesi

Ne yazdığımı da unutmaya başladım.

  Hayatımda ilk defa hislerimi yazma gereği duyuyorum. Okuduğum her cümle beni bunu yazmaya itiyor sanırsam. Okuduğum iki yüzlülük, kendini bilememe, gerçekleri her zaman saklama. Bin bir türlü iğrençliği görmekten gına gelmedi aslında. Olsaydı, eşi tarafından aldatıldığını öğrenmenin muallakta kalmaktan daha az acı vereceğini düşünen bir koca moduna bürünmezdim. Çok ilginçtir. Hayatımda hiç günlük tutmadım, kimse sınırlarımı aşmak istemediği için gerçek hislerimi kimseyle paylaşmadım. Kimseyle hisleri için alay etmedim, kimseye yalan söylemedim. Hep dürüsttüm çünkü insanların beni tanıyınca şaşırmalarını istedim.

  Gerçek aşkın hep beni bulmasını istedim çünkü yıllardır bana verilen en büyük öğüt buydu, bunun dışında da gerçek bir öğüt almamıştım çünkü insanların diğer insanlara aşık olabilmesi, en azından bu kadar fazla olarak. Hala komik geliyor. Hayranlık belki, hoşlanmak evet? Gerisi hiç gelmedi. En iyisinde bile.

Aşkı en iyi şu iki örnekle açıklayabilirim sanırsam:

  Bana çok da yakın olmayan bir filozof dostum insanın aşkı önce kendinde bulabilmesi olduğunu söyledi. Hala da kavrayamadığım zamanlar oluyor ama anlam olarak bugün şunu çıkardım. Karşıdakinin size verebildiği sizin ona aşkınızın ölçüsü oluyor. Benliğini bulmak denebilir buna tam olarak çünkü size bir şeyler verebiliyorsa benliğinize ulaşmış demektir.

  Bir de favori filmlerimden olan "A few good man" var. Jack Nicholsun çok doğru söylemiş o sözü. Kimse istemiyor gerçekten de. Bunun komik, güçlü bir söz olduğunu düşünürdüm, herkese anlatmaya çalışırdım, taklit ederken gülerdim her seferinde (artık içimden gülmek gelmese bile) ama artık ne kadar aciz olduğumu görmemi sağlıyor. Kimse kaldıramaz. İstenmeyen şeylerin bize önceden açıklanması gerekir Kendimi "eğer benden hoşlanmıyorsan söyle" diyen, ilişkinin son evresinde olan aptal bir aşık olarak hissetim. Hala önceden öğrenmek daha iyidir diyebiliyorum.

  Bizden istene sanırsam ilişkinin kurallarına bağlı kalarak yalanların arkasına sığınmamız. Orada bir yuva kurduğunuz anda her şey güzelleşiyor cennetinizde.  Bunu da çok güzel ve tam şimdi aklıma gelen bir benzetmeyle açıklayabilirim sanırsam. Gerçekte olması gereken kış gününde ısınan bilgisayara sarılıp uyumak iken, yaz sıcağında altında soğutucu koyup doğru düzgün çalışmasını beklemek gibi. Vallahi cuk diye oturdu yerine. Efsaneyim gene.

  Dediğim gibi hep aldatılan koca olmaktan gına geliyor. Ama aşk, her gece sizi aldatan kadının eve dönmesini aynı heyecan, aynı burukluk ve aynı hüzünle beklemek. Ne kadar yorucu olduğununsa herkes farkında ama vazgeçmek için size

Çok bölük pörçük yazdım çünkü aklımı toparlamam için yıllara ihtiyacım var ama elimden gelenin en iyisini yapmak günü kurtarmak için yeterli gelmiştir her zaman. Hiç eşimde olmadı ama koca ve baba metaforunu hep sevmişimdir. Çocuklarıma da sonuna dek sahip çıkarım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder